Gerçek ve Taklidi

Gerçeği, taklidinden ayırt etmenin zor olduğu zamanlar. Taklitçilerin yetenekleri olduğu kadar, sorgulamayan kalabalıkların da arttığı zamanlar. Marka çantayı kola takmanın marifet sayıldığı zamanlar, çanta taklit dahi olsa. Sürekli bir enerji patlaması halinde yaşayan, gülümsediğinde 32 dişini gösteren, geceleri hırs ve ihtirastan uyuyamayıp, gündüzleri konuşurken hep ‘biz’ diyenler ama hayatları sadece ‘ben’ üzerine olanlar. Mütevazi olmayı bıraktım, işi arsızlık boyutuna taşıyanlar. Yüzünde tek ter damlası olmayıp on bin metre nasıl koşulurdan bahsedenler; manikürlü elleri olup, topraktan bahsedenler, her alandalar ve her yerdeler. Hayır zor değildir taklidini gerçeğinden ayırmak: Koştuğunu söyleyip terlememiş olan, toprakla ugraşıyorum deyip tırnaklarına toprak dolmamış olan, şarkı söylerken ağzı yüzü büzülmeyen görürseniz, anlayın ki taklittir. Dolu başak büküktür yer çekiminin olduğu ortamda, aksi mümkün müdür? E lucevan le stelle aryasını hakkını vererek şakıyan adamın ağzı da, gözü de, yüzü de yamulur güzel kardeşim. Adamdan çıkan ses, ağzını ve yüzünü yamultup, eğip büktüğünden değil, aksine, ağzın, yüzün yamulması, eğilip bükülmesi, sesin öyle çıkmasındandır. Hissedeceksin ki bilinçli kalabalıklara hissettirebilesin. Tıpkı Plácido Domingo’da olduğu gibi.