Canavar!

HomeNamaste! Oxford’dan binlerce kilometre uzaktayım; uzunluğunun Batı’sından Doğu’suna 800 km, genişliğinin Kuzey’inden Güney’ine sadece 200 km olduğu; üstelik bu kadar kısa bir mesafede denizden yüksekliğin 70 metreden 8848 metreye ulaştığı, 30 milyon insanın 100’den fazla dil konuştuğu, dünyanın en fakir ülkelerinden birindeyim. Nüfusunun % 80’i kırsalda yaşayan, % 40’ı fakirlik sınırının altında bulunan, Kuzey’de Çin, Güney’de Hindistan gibi iki ülkenin arasına hem fiziksel olarak hem de dış politika açısından sıkışmış, dağcılık ve doğa tutkunlarının hayallerini süsleyen Himalayalar’ın ülkesi Nepal’deyim. Himalayalar, Sanskritçeden gelen ve “karın evi” anlamına gelen, hem Hinduizm’de hem de Budizm’de bir çok zirvesinin kutsal olduğuna inanılan, 7000 metreden yüksek 100’den fazla dağı barındıran Nepal’den Pakistan’a, Çin, Hindistan ve Butan’a uzanan eşşiz dağ denizi. Bu denizin belki de en çok tanınan adası Everest! İngiltere’de bulunan Royal Geographical Society (Kraliyet Coğrafya Derneği) tarafından coğrafyacı George Everest adına “Everest” adı verilen, aslında esas adı Sagarmatha olan ve “gökyüzünün prensesi” anlamına gelen dünyanın en yüksek dağına ev sahipliği yapan, kalabalık, fakir ve çaresiz coğrafya.

Öyle bir coğrafya ki gergedandan file, kaplandan leopara, dünyanın en az bilinen kedi türlerinden benekli leopardan kar leoparına ev sahipliği yapıyor. Nepal’de büyük kedilerin izindeyim. Uzun süren bir yolculuktan sonra Nepal’li araştırmacıların bile gitmediği, gerçek anlamda bugüne kadar hiç araştırılmamış, Himalayalar’ın çok az bilinen bir bölgesinde, Çin sınırı yakınındayım.  Ormanda ilerliyorum. “Senin burada ne işin var?” der gibi, onun olduğu yöne ilerleyişimi görmesine rağmen kaçıp saklanmak yerine, bana doğru gelip, rahat bir dala oturup beni gözlemlemeye başlayan gri langura bakıyorum. Langurun bir tek boynunda dürbünü, elinde not defteri eksik gibi. Gözleme giderken gözleniyorum. “Geciktim” diyorum ona, “Belki bir on sene önce gelmeliydim”. Belli ki ben görmesem de, beni gören gözler sadece onunkiler değil. Bir karaca kadar olmasa da, yine benzer bir ürkeklikle beni izleyen ve sanki dalların arasına saklansam mı saklanmasam mı diye düşünen muntjak geyiğini fark ediyorum. Bir süre sonra sarı boğazlı sansarların, makakların yavrularını kaçırmaya çalışacaklarından ve bütün olup biteni baştan sona izleme şansım olacağından haberim yok. Bir araştırmacının dünyanın çilesinden uzaklaşıp huzur bulduğu, zamanın durduğu anları yaşayacağımdan da. Dahası da var.

Kısa süreliğine çadırına misafir olduğum, yaşamını dört kişilik ailesi ve hayvanlarıyla birlikte ormanın derinliklerinde geçiren Tibet kökenli Nepal’li köylünün sohbet arasında bana tanıdık gelen bir kelimeyi sık sık kullandığını fark ediyorum. Duyduğumu düşündüğüm kelimeyi hemen not defterime yazıp, başka bir sayfa açıyorum; rehberimden az önce konuşulan kelimeyi latin harfleri ile bu sayfaya yazmasını istiyorum. Yazdığım kelime “canavar”. Yazdığı kelime ise “canawar”. “W” harfini, “v” sesini tam olarak vermek için kullandığını belirtiyor. Türkiye’den binlerce kilometre ötede, Himalayalar’ın tepesinde, Tibet’e kuş uçusu 30 kilometrede, Tibet kökenli Nepal’li köylülerin tıpkı Türkler gibi binlerce yıldır, evcil hayvan sürülerine zarar veren etobur hayvanlara “canavar” adını verdiklerini duymak, bu seyahatin en unutulmaz anını oluşturuyor. Leoparları gözlemlemek ise bu keşfin yanında sönük kalıyor.